30/6/2008

Gececi Düşler, Geceye Düşülenler

yolunu şaşırmış birkaç cümlenin konuğuyum… ay hamel burcunda, kısık gözlerle bakıyor olup bitenlere… olup bitmeyenler hayalimde… bir mecusi ayininin tam ortasında zerdüşt’e yalvarıyor cümlelerim… kıvılcımlar düşüyor yıldızlardan…  her yanda ateş haleleri… demirci kawa da çıkıp geliyor söylencelerden… yolunu şaşırmış cümlelerde yanmanın hesabına notlar düşüyorum…

 

kelimelerin rehberliğinde bütün dinlerin, söylencelerin içinden geçiyorum… tapınmalarımda  tek tanrı yoksulluğu… bir aba ile hırkaya sarıyorum sana olan aşkımı… cennet meyvelerinin albenisine uzak uzak bakıyorum…gece, bütün ihtişamıyla çoğaltırken yalnızlığı ay ikiye bölünüyor avuçlarımda.

bayramlık ölülerin arasından geçerken, çocukluğumun düş bahçeleri tarumar oluyor… gece parçalanıyor… kalbimde tuz yanığı sızılarla kalakalıyorum…

 

bir iç geçirişin içinde buluyorum kendimi… bebelerin hangi birine ağlasam… insan canının  bunca ucuz olduğu bir dünyada, sureti insan, şeytan bakışlı tiranlar kılıç sallıyor bütün ilkbahar bahçelerine… umutsuzluğun gecedeki karşılığını bulamıyorum…kendimin karşılığını da… gece, sensizliği büyütüyor durmadan… geceye bile kaçamıyorum…

 

büyük aşkların dinleyicisiyim… büyük savaşların… büyük yalnızlıkların… ayrılıkları en çok ben yaşıyorum ya da bana öyle geliyor… kedinin yarasını anımsayıp gülümsüyorum… bir virgül değerinde bile olmayan ömrümü, gecenin buz tutan karanlığına bırakıyorum…

 

uzun sevda masallarının dinlenmediğini biliyorum oysa… yine de uzun uzun anlatıyorum… ayak üstü atıştırmalar gibi aşklar şimdilerde… fast-food aşkların arasında kendimi çok köylü hissediyorum… benim masallarımı dinleyecek miadı dolmuş birkaç kişi bulurum umuduyla anlatmayı sürdürüyorum yine de… anlatmasam ölürüm diye korkuyorum… karanlıkta gaz olup havaya karışacağımdan, beni kimselerin bulamayacağından da… gezginci ozanlardan el almışlığım olmasa kimseler bilmeyecek sana olan aşkımı… kayıt düşmemin sebebi aşkımı ölümsüz kılmak sanılmasın; tek derdim “ben de geçtim aşkın ıslak denizlerinden” demek… ol sebeple kayıt düşüyorum…

 

ol sebepten kayıt düşüyorum aşka, yalnızlığa, kırılmalara, kırımlara, yoksulluklara…

 

biliyor musun gece kuşları

maviyi ararmış gecenin içinde

karanlığa çarpa çarpa kör olurmuş gözleri

dağlı bir ceren su verirmiş onlara

kör gözleriyle hep mavi düşünürlermiş dünyayı

 

iyiyi kötüden, yanlışı doğrudan ayırmak ehil insanların işiymiş…

 

yolunu şaşırmış birkaç cümlenin konukluğunda, ay hamel burcunda kısık gözlerle bakarken olup bitenlere; olup bitmeyenlerin hayaliyle bir mecusi ayininin tam ortasına düştüm…  zerdüşt’e yalvaran cümlelerden aşk devşirdim… karanlığın suratına çarptım… iki gül dalı filizlendi tan ağartısında… gece kuşları kayboldu mavinin içinde…

 

 

hayal dergisi, sayı 16

29/1/2007

Düşbaz Çocuk ( Kırık Masaya Bırakılan Düşler III )

- melih coşkun'a -

 

ben bir kırık masayım yivli minare’nin altında… köhne rüzgârlar tuz taşır yaralarıma… hikâyelerini dinlerim insanların, martıların, rüzgârların… sabaha dökülen taze çiçek kokularını ilk ben duyarım… hep ben ağlarım gecenin yıldızlar altında üşüyen yoksulluğuna…tarihe tanıklık ederim bir yandan, bir yandan da acının katmer katmer çoğaldığı dünyaya… ben bir kırık masayım yivli minare’nin altında…

 

ağzım var dilim yok… suskumda lal bir yağmur…akdeniz yanı başımda dövüp durur acının rüzgârsız yüzünü… susarım hep… iki gözüm olsa birine mavi bir sürme çekerdim, birine kıpkırmızı bir özgürlük marşı… dudaklarım olsa bir kız çocuğunun masumluğuna günaydın öpücüğü kondururdum ılık bir bahar sabahı…

 

kınında tekin durmayan keskin kılıçtan kaldı leyli aşk yarası kalbimde… gecelerime hep yağmur yağdı… oysa elimi uzatsam yıldızlar yakacaktı yalnızlığımı…

 

ben bir kırık masayım yivli minare’nin altında… gelip gidenlerin düşlerini biriktiririm, yaz kış demeden… en çok akşam saatlerinde hüzün biriktiren düşbaz yalnızlarladır yarenliğim… severim, güneşin son ışıltıları akşama yenilirken iç sesinin sesine kulak verip olmazın kıyısında kendisine bir adım daha yaklaşmaya çalışan pejmürde kılıklı düşbazları…

 

insanın minneti olmamalı dünyaya, böyle düşünürüm…dünya malına tamah edip hırsının ardından kaç menzil gider insan… gidilecek son menzilde, hatmilerin küskün açtığı bir mezar manzarasından bakmanın hüznü, gül dalında çiçeğe durmazmış… insanın minneti olmamalı dünyaya… insan kendisine giden yolda taramalı rüzgârın saçlarını… güzelliğine biriktirdiği düşleri insana dair olmalı; mala, mülke, şöhrete değil…

 

o düşbaz çocuk, bir rüzgârın terkisine binip de gitmeden, yerimde kalmışlığımın kahredici çaresizliğinin üstüne  bilince bulanmış düşlerini bırakmasaydı, belki bütün bunları söylemeye cesaretim olmayacaktı…

 

masmavi geldi, gülerek geldi… gülümsemesinde genç bir acının derin izleriyle geldi… kıyıcığıma oturup bir çay içti… akdeniz,  bütün olup bitenlere uzaktan bakıp mavilerini göğe savurdu o çayını içerken… kısa kesilmiş saçlarında botan dağları’nın rüzgârı, yüreğinde şırnaklı çocukların, kanamalar içinde de olsa, güneşe dönük bakışları; gözlerinde yanlış ata oynayan istanbullu bir centilmenin yenilgiden bile gurur duyan asaleti vardı…  genç bir yüze yakışabilecek tüm bakışlar ondaydı sanki… iki çay içti, zamansızlığına hayıflandı, kırık bacağımı bakışlarıyla okşadı… iki dize bıraktı şair bakışından …kalktı gitti… ardına bakmadı hiç… ardından bakakaldım… düşlerinin peşinden giden bir insanın ayak izlerini bıraktı, tuzlu rüzgârların kuruttuğu yaralarıma…

 

ben bir kırık masayım yivli minare’nin altında…

gelene gidene bakarım, olanı biteni görürüm… susarım hep…

dünya döner, ben dururum… savaşlar olur, çocuklar ölür ben görürüm… yapraklar savrulur, bir güzel kız gelir oturur yamacıma, ağlar; ben ağlarım…

 

ben bir kırık masayım yivli minare’nin altında..

                                                                                  26 aralık ’05, antalya

29/1/2007

Sarıkamış ( 22 Aralık 1914 ) Kırık Masaya Bırakılan Düşler II

uzaklardan geldim, çok uzaklardan… zamanın ötesinden… dağların ötesinden… umudun donduğu yerden gelip oturdum kıyıcığına… ilk şimdi görüyorum denizi… denizin mavisinde ışıldayan güneşi ilk… eksiklerimle geldim yanına, biriktiremediklerimle…

 

“herkesin bir hikâyesi vardır...” herkes kendi hikâyesinde kahramandır…

 

sana bir hikâye anlatayım kırık masa… hikâyemi anlatayım…

 

inanca vurulan zincirlerin ağırlığı altında ezilir ruh…

 

yanlış anlama, bir tanrısal inanç değil bu… tanrı’yı kendisinden şüphe edenlere,bir tanrıya ihtiyaç duyanlara bırakıyorum…

 

yoksulluğa destan düzmenin türkçesidir sarıkamış… allahüekber dağları’nın allahsız kaldığı zamanlar…

 

bedenimde dağlı bir kartalın gaga izleri… gözlerim, boşluksuz bir cam donukluğu…

 

sarıkamış’ta çıplak kalmanın hikâyesi bu… benim hikâyem… şu karşı masada düşlerine takla attıran güzel kızın hikâyesi…

 

“kopup gelmişim köyümden… köyümden tam da eriklerin çiçeğe durduğu zamanlarda almışlar beni… yaşım daha ne ki… bıyıklarım yeni terlemiş… çelikçomak oyununda kalmış düşlerim… bir de… ah kırık masa, bilsen ne güzel bakardı bana… yağı erirdi yüreğimin… bir güzelleşirdi ki her şey… bir acayip ılıklık sarardı bütün bedenimi…

 

düşmüşüm yollara… yollar uzun… yollarda bahar kokuları… yolların sonunda, sonumun olacağını bilemedim… yolların sonu güneşli menzillerdir diye bellemişim ta çocukluğumda…

 

mavzerim omzumda, ilkbahar tarlalarında göveren ekinler gibi umut yeşertiyorum… tarlaların arasından geçiyorum… geçiyoruz doksan bin yoldaş… yolumuz uzun… “kara tren” türküsü yok daha… “yemen türküsü” yanık yanık yakmaya başlamamış yürekleri… “on beşliler” tokat yolları’ndan geçmemiş… kızların gözünde pınar olmamış gözyaşı, yaşmaklarının ucuyla silinecek kadar az henüz… kurumamış gözpınarları… analar hep yaralı… korku içinde analarımız… bizde korkunun zerresi yok…

 

tarlaların arasından geçiyorum… baharın içinden… nar çiçekleri düşüyor genç düşlerime… nar içi dudağı sevdiğimin… köyümde bırakmışım zeynep’imi… köyümde kalmış yüreğim… düşmüşüm yollara… düşmüşüz yollara… ah yollar… toz toprak içinde bırakıyoruz geçtiğimiz her yeri… kiraz ağaçları dallarını eğmiş yere… kayısılardan bal damlıyor… cerenlerin su içtiği pınarlardan dolduruyoruz mataramızı… sivas dağları’nda yıldızlar ne parlak bilemezsin… bir üç nöbetinde yıldızlara yarenlik ediyorum… kuş uçsa kaçmayacak gözlerimden… gözlerim genç… gözlerimde zeynep’in göz izleri… korkunun esamesi yok gözlerimde… cevval bir cesaretle çarpmakta yüreğim…

 

günler, haftalar çabuk çabuk geçiyor,  ömrümüzün üzerine basa basa hem de… sonbahar dallarında çıldırtan bir kızıllık… rüzgâr kamçısını sallamaya başlıyor yavaştan… ilerliyoruz doksan bin yoldaş… acının değdiği yerlerden haberler geliyor… daha bir bileniyoruz… daha bir cevval atıyor kalplerimiz ve kabzasını daha bir kuvvetle kavrıyoruz çakar almazlarımızın… hikâyelerimizden kopup tek bir vücut oluyoruz ve vuruyoruz yamaçlarına allahüekber dağları’nın… kış, erken bastırıyor dağlarda…

 

mintanlarımızda yolların, uykusuzluğun kiri… yüreklerimizde kavi bir tek duruş… yüreklerimizde güneşli güzel günlere inancımız tam… harman yerinden kaçıp sıcak ırmaklarda terli bedenlerimizi yıkayacağız daha… güze ayarlı düğünlerde halaylar çekip gerdeğe gireceğiz… çoğalacağız ki ne çoğalma, sorma hiç…

 

urbalarımızdan ıslık çalarak geçiyor rüzgâr… top mermilerine aldırmıyoruz… top mermileri solda sıfır kalıyor, elekten beter mintanlarımızdan soğuğun geçip bedenlerimize oklar saplamasının yanında… tırmanıyoruz dağa… tipi göz açtırmıyor… dağın ardında güneşli bir dünya var, biliyorum… o güneşli dünyada zeynep… zeynep diyorum, gör yavuklundaki cesareti… tabyalardan yaylım ateşleri açıyor düşman… zeynep’i sımsıkı kucaklıyorum… yavuklumu… düğün derneğe para biriktirmem lazım daha… gelin odasına girişim gözlerimin önünde… duvağını açışım zeynep’in… gözleri… tanrım, gözlerinde güneş pırıltısı… yüreğimde bir yangın…ah zeynep ah… ne çok yandım ben senin için…

 

şimdi, tam da şu anda geriye dönüş mümkün olsa keşke… kuş olup gitsem, zeynep’i bir kere olsun sarsam… yine gelsem, dikilsem yoldaşlarımın arasına…

 

inanca vurulan zincirlerin ağırlığı altında ezilir ruh… yoldaşım kevork dua ediyor kendi dilinde…

 

en uzun geceye dimdik giriyoruz doksan bin yoldaş… kar boran… yere düşmeden kazık kesiliyor kelebek gibi uçması gereken kar… ılık bir düşün içindeyim… anam çay kaynatıyor, sıcacık içiyorum ocağın başında… zeynep yeldirmesini düzeltiyor… yüreğimin yağları eriyor… dimdik bekliyorum allahüekber dağları’nda… doksan bin yoldaşım dimdik… herkes kendi zeynep’inin düşünde… “

 

sarıkamış’ta çıplak kalmanın hikâyesi bu… benim hikâyem… şu karşı masada düşlerine takla attıran güzel kızın hikâyesi…

 

yoksulluğa destan düzmenin türkçesidir sarıkamış… allahüekber dağları’nın allahsız kaldığı zamanlar…

 

işte böyle kırık masa… ta oralardan gelip anlattım sana… kaç hikâye dinledin böyle bilmiyorum… bir de benim hikâyemi dinle istedim… ayakta donarak ölmenin hikâyesini anlatırsan kıyıcığında akşam çaylarını yudumlayan insanlara, belki ısınır donmuş yüreğim…

 

                                                                                       22 aralık ’05, antalya

 

( ölmek, kahramanlık değildir … yurdu için ölenler görevlerini yapmış olur sadece… sıra neferinden kahraman olmaz hiç… onlar sadece ölürler, hikâyelerini de gömüp yüreklerine…

 

enver’in ütopyasından habersiz ölen sıra neferlerinin anısı önünde saygıyla eğiliyorum… osmanlı  sadece savaşlarda anımsadı anadolulu gençleri… ve onlar hiçbir hesabın ardına düşmeden feda ettiler kendilerini… kulaklarda kalan tek bir cümle: “padişahım çok yaşa…”)

10/1/2007

Hayata Kafiye Düşülmüyor

 

Hayata Kafiye Düşülmüyor

hayata kafiye düşürülmüyor gülüm, kader diye yutturuluyor budanması ömrümüzün
şairane sözler yok mu, sensizliğin neresine koyayım ben şimdi yosuni üşümüşlüğümü
yuh olsun bana ki, bir yenilginin içinde debelenip duruyorum, kusmuk içinde şehir
farkında değilsin sana nasıl bir tutkuyla tutulduğumun, rüzgâr adım atmıyor sensizlikten
sense saçlarının dökülmesine takıyorsun en çok, en çok kendine gidiyorsun kendinden

hayat, ezen ezilen savaşında safını belirlemek olsaydı sadece, meylim senden yana olurdu
sen kendine meylederdin her zaman yaptığın gibi, herkes kendi kozasında kahraman ya
cılız yapraklarını döken akasyanın altında ışıklı günlerden söz etmezdim ben durup durup
dalından kaç avuç güneş toplayabileceğimi hesaplamadan, güneşler toplardım zamandan
bir mezar taşının suskunluğundaki sonsuzluğu neyleyim, gözlerinde kaybolmadıktan sonra

zaman ki rüzgârdır, katar önüne aşktan gayrı ne bulursa ve sormaz kimselere
kavi bir duruşu olmalı insanın, zamanın bilgeliğinden hiçbir kuşkusu olmamalı/aşkta bile/
eğilmemeli mesela zalimin önünde, zulme payanda olmamalı üç kuruşluk çıkar için
bak saddam’ı da astılar güneşsiz bir sabahta, çoktan göçüp gitmişti sultan süleyman
dünya malına tamah etse ne olur insan, hangi sultan sırtlayıp götürdü bir tek altını
kimler gelip geçmedi ki şu fani dünyadan, zamanın kapısı hep aralık ardına kadar

aşka inanmalı, bak ben öyle inanmışım ki senin aşkına, uzun cümleli şiirlere gerek yok
geceyi dilimleyen tiz bir ıslık, gözyaşlarımdaki hareli ay parçalarına yıldız serpebilir
ıslığını bıraksan geceye, kalın kafalı da olsam anlarım hangi tanrı üfler soluğunu
oysa bütün tanrıları yerle bir etmiştim senin yokluğunu fırsat bilip ağlamıştım sonra
bağdaş kurup yalnızlığımın ortasına, lanetli bir hicran şarkısına tapınmaya kalkışmıştım

ürkmeli miyim, hicrinden düşen közler yanarken kimsesizliğimin yollara çıkma vaktinde
nar yılda bir meyve verir, yangısı, ilkyazda açan dallarda sağaltır aşkı /konuşur dal
nar narlığıyla bile senede bir ilikleyebiliyor aşkın yakasını direnerek, yuhlar olsun bana
rücu etsem içimdeki dehlizlere, kendimde kaybolmam işten bile değil bu kalın kafayla
maymunun gözünü açmasını daha ne kadar bekleyeceğimi kimseler söylemiyor, diller lal
ağzı açık ayran delisinden beterim, sen gittin, aşkın çiçeklerini açmıyor artık hiçbir dal

aralık ’06, antalya
 

Ayhan Sönmez

 

10/1/2007

Günden Düşenler V (Eylül'dü)

 

Günden Düşenler V (Eylül'dü)

ağır bir yenilgiydi güneşin batışı… şiire daha çok vardı, sana daha çok… memleketin bütün dağlarını aşarak eylül’den kaçıp sana geldim…

eylül’dü
aşk yenilmişti bir kere
genç ölüler
sarı yapraklara sarılıp
yağmur bekliyordu dağlarda
yeşersin diye
kuru dallarda
saklı kalan
düşlerin filizleri

aşk yeşersin diyeydi
ölümleri

çok öldüler… gençtiler… hüzünlü şiirler okuyacak ne entelektüel birikimleri, ne de vakitleri vardı… kendilerini halklarına adamışlardı… kendilerini aşka… ihaneti tanıdılar önce… insanın olduğu yerde, ihanet kaçınılmazdı ve henüz o kadar tanımıyorlardı insanı…kendilerini tanımaya ömürleri vefa etmedi… ihanet, ölüm demekti ve ayrılık… ayrılık bazen ölümden beterdi… bin kere ölüm demekti belki… önce ihaneti tanıdılar… kendilerini tanımaya sıra gelmedi… eylül geldi…

eylül’dü
bütün ayrılıklar
yağmurlu bir sabahta başlayacaktı
anadan
yârdan
çocuktan

kırmızı karanfiller
kaç marş eskitti
cenazelerde
bilemediler

gençtiler… genç öldüler… siyah beyaz fotoğraflarında genç gülümseyişler… ölüme inanmayan gülümseyişler… hayatı kucaklayan… kelebek ömürlü olduklarını bilmiyorlardı henüz… insanı tanımıyorlardı ve haberleri yoktu eylül’den… eylül’dü… aşka saplanan kını kanlı bir bıçaktı eylül…

hayat
her an elden gidecek kadar tetik
nazlı bir nişanlıydı avuçlarında
ve ölüm
yağmurcuk kuşlarını
bekliyordu
zulasında

sinsiydi ölüm
görmediler

önce kuşları vurdu umuda kurşun sıkanlar… önce kuşları vurdular, öksüz bırakmak için maviyi… mavi, kanadı… sonra önlerine ne çıktıysa hayata dair, vurdular… en çok da maviyi kurşunladılar…

eylül’dü…
“hayata nişanlı
ölüme sözlü” ydü
paletler altındaki yürekleri
devrimciydi hayat
ve eylül
hiç sevmedi devrimcileri
kızılotlar
sarmaşıklar
bıraktı sürgün vermeyi
ve vuruluyordu dallarında
bütün erkenci kuşlar
ölüme sözlü
devrimciler gibi

hayatı vurdular
tam orta yerinden
hayat kanadı

sarıydı güz yaprakları… güneş damlıyordu yapraklardan… hayat, ah hayat eylül’de de güzeldi… ölüm hiç yakışmıyordu, biliyorlardı; ama ok yaydan çıkmıştı bir kere… sözlenmişlerdi ölüme ve en çok hayata ihanet ettiklerine yanarak gittiler ölümün üzerine… hayatı çok sevdikleri için onursuzluğu yediremediler kendilerine…

hayat vurulmuş
kanamalı bir hastaydı
postalların altında
sen yoktun henüz
miladı sen olan hayatımda
lakin
güneyde bir yerlerde
tomurcuktu hâlâ güller
ve güneşin doğuşunu bekliyorlardı

ben aralarından geçtim kanadı kırık rüzgârlarda yürüyen genç ölülerin… sen vardın uzakta bir yerlerde… tamamlanmamıştı henüz miladım… miladımın peşine bütün ölülerin acısını yüreğime gömerek düştüm… ağırlığı bundandır bakışlarımın… eylül’dü… hayat yaralıydı…

eylül’dü
sokaklar
general bir baykuşun bakışlarında
travmatik ayrılıkların
son resmi geçidine hazırdı

aşk… sızılı yağmur damlalarında çok üşüdü eylül’de… aşkı vurdular…


her şey zapta geçti:

cadde ortasına
yanlış park etmiş araçlar
kakülümden düşen perçem
okul yollarında
yağmura yakalanan bakışlarım
memleket boyunca
yerde yatan aşk
her şey zapta geçti

eylül’dü… sol yanımda sakladım bir avuç güneşi… yanılsaması yoktu hayatın ve eylül kara bir gerçeklikti…

“suda yanmayan
kağıttan
gemiler peşindeydi
çocukluğuma saklanan yüreğim
ve bir kurşun atımlık
zamandaydı
ölüm

ölümlerin
önünden geçtim”

sokak aralarında suskun bir karanlığı bekliyordu gece… yüreğim tetikteydi… sarı kavak yaprakları seçilmiyordu gecenin içinde… ben sana geliyordum… miladım belliydi… parka yeşilindeydi şafak… ölüler, yolculuğumda rehberdi…

evlerin bembeyaz duvarlarında
eylül çiçeği gibi açan
kıpkırmızı sloganlar da
zapta geçti
yüreğime şerh düştü
paşanın biri
işte o yüzden
kanaması durmuyor
yüreğimin”

çok korktum… nuh tufanıydı eylül… ve kötülerin gemiye binmesi ilk olmuyordu tufanda… eylül’dü… karanlığa kibrit çakacağım günler zamanın çok ilerisinde saklanıyordu… ben bilmiyordum bunu… senden de haberim yoktu… miladıma yürüyordum kör karanlıklarda ve sol yanımda bir avuç güneş saklıydı…

hayat
yaralı yanını gizleyip
akışına devam etti
ben kanadım

sol yumruğum
hep sıkılı kaldı
zabıt evraklarında

sol yumruğumu kimselere göstermedim… korktum… yağmur yağıyordu… ayrılıklar başlamıştı çoktan… karanlık, dikilmişti şafağın önüne… önce kendimden ayrıldım… bütün ihanetleri gördüm karanlıkta… avucumda ıslak bir güneşi sakladım hep… miladım sendin… bunu sana gelene dek bilmedim hiç… yollara koyuldum… el yordamı… can yordamı… yürüdüm… yürüdüm…

eylül’dü
asi dağlarda
üşümeyi öğreniyordu rüzgâr

aşk yenilmişti… aşkı vurdular güpegündüz… karanlıkta, tuttum aşkın ellerinden… karanlıkta aşkı yüreğime koydum… kanımın sıcağında saçaklandı aşk… karanlıkta yavaş yavaş filize durdu… kimse görmedi… karanlıktı ve şafak çok uzaktaydı… sen çok uzaktaydın…

ağır bir yenilgiydi güneşin batışı
şiire daha çok vardı
sana daha çok

memleketin bütün dağlarını aşarak
eylül’den kaçıp sana geldim
içinde aşk saklı sloganları
paslandıkları yerden
-yüreğimden-
çıkarma vakti şimdi

2-9 eylül ’05, antalya
 

Ayhan Sönmez

 

10/1/2007

Unutmak, İhanetidir İnsanın Kendisine (Kırık Masaya Bırakılan Dü

 

Unutmak, İhanetidir İnsanın Kendisine (Kırık Masaya Bırakılan Düşler I)

akdeniz:

mavinin çılgın deryası… bir avuç katsan hüzne, gülümseyecek tekmil memleket…(laf işte…)

bey dağları:

kardan külahını ters çevirmiş, keli görünen yalçın dağlar… dağ olmak, harbi bir iştir kış kapıya dayandığında… rüzgârlar ciğerini deldiği için insanın, insansızdır dağlar kara kışta…

yivli minare:
acıyla sivriltmiş yüreğini göğe bakarken… “göğe bakma durağı”nda inecek var kaptan…

kırık masa:

unutmak ihanettir… hayata dönemeden vurdular beni… yarem yadigârdır kulağı sağır insanların kör bakışlarından…

sevgili kırık masa,

bunları sana... kalın kabuklarında sürekli bir kaşınmanın olduğu yüreğimin derinden gelen sesleri vesilesiyle yazıyorum…
kış güneşi kendini ısıtmakta zorlanıyor… güneşin gözlerinde, dalında tek kalmış turuncu bir portakalın hüznü…

sokaklarda yeni bir yıla girmenin telaşı sağa sola koşturuyor…

çok güzel bir kız karşımda oturmuş kendisine bakmadan, onun varlığından habersizmişim gibi seninle konuşup bir şeyler yazmaya çalışmamın acayipliğine bakıp içinden bana “salak” diyor… kesinlikle diyor… salaklığımı biliyorum zaten, hiç gocunmuyorum…

sarışın hüznümün derinleştiği gözlerimin, akdeniz’in mavisine yelken açtığının farkında değilim…
yelkenimde dağlı rüzgârlar… (ah, bir rüzgârın ellerine bıraksam kendimi de acıların katmerlendiği yüreğimden kurtulsam…)

“hayata dönüş operasyonu” nda gencecik insanların hapishanelerde katledişlerinin yıldönümü olduğunun da farkında değilim…

(unutmanın ihanetinden geçmiş kalbimde hiçbir dalın çiçeğe durmayacağını bilmek… sonunu getiremiyorum cümlenin… sözcükler düğümleniyor belleğimde… kırılgan harfler darmadağın savruluyor iş saatlerine ayarlı hayatımın düşsüzlüğü içinde..)

ben ne çok şeyin farkında değilim bir bilsen…

kaç kişi öldürüldü de sesimi çıkarmadım… sıranın bana gelmeyeceği düşüncesinin rehavetindeydim…

sıranın az sonra kendisine geleceğini bilmenin korkunç gerilimini elleri başında bekleyen boşnak genci televizyonda izlerken hissettim… yay gibi gerilme benzetmesinin yetersiz olduğunu, bu durumdaki duygu karmaşasını, insanın içinin boşalmışlığını hiçbir dilin ifade edemeyeceği gerçeğini sana nasıl anlatabilirim ki… önce birini vurdu sırp asker… sonra başka birini… sonra birini daha… sırtı dönüktü ölenlerin…mermi sesleri hayatı yırtıyordu… debelenmeden düşüyordu vurulanlar… sıra bana geliyordu yavaş yavaş… korkudan altımı ıslattığımın farkına varmadım… gözlerimdeki bakışın insansız olduğunun da… belki bir bakışım bile yoktu…

empati…

(karşıdakini anlamanın en iyi yolu, kendini onun yerine koymaktır… onun gibi düşünürsen, onun hissettiklerini anlayabilir ve davranışlarını ona göre ayarlayabilirsin… ilişkilerin sağlıklı yürümesi buna bağlıdır, yani türkçesiyle “rol yapma”ya… uzman psikologların hastalarına önerdiği tek reçete bu… ve bu reçetenin o kadar alıcısı var ki… etraf, birbirine rol kesen insanlardan geçilmiyor… belki de sırf bu sebeple insanlar(!) olup bitenlere bu kadar kayıtsız… bir uyuşturulma seansına toptan katılmış gibi gülümseyebiliyorlar…)

haber çoktan bitmişti televizyonda, elim başımda bekliyordum… kanım çekildi…

sıkıysa empati yap bu durumda…

insan yanım nereden bulduysa bir yol bulup belleğimdekileri gün yüzüne çıkarmayı başarmıştı…

rahatlarına düşkün konformist küçük burjuvaların ölümden korkmalarının tek bir gerekçesi vardır diye düşündüm… ölümde, tüketim alışkanlığının sona ereceği düşüncesi… korkunun gerekçesi, daha korkunç geldi bana…

her neyse… bugün aralık’ın yirmi biri…

bey dağları’nda kar…

akdeniz, hep bildiğin gibi…

yivli minare’de ilahi bir çağrı: allahüekber allahükber (tanrı uludur, tanrı uludur)

karşımdaki kız, hâlâ salaklığıma bakıp bakıp “salağın önde gideni” olduğumu düşünüyor, üçüncü çayını içerken…

ben..
ihanetin, içimde açtığı derin yaranın acısıyla kıvrım kıvrım kıvranıyorum… unutmak… ah, ihanetlerin en beteri…

bugün ihanet içindeyim…

ihanetim kendime… ihanetim hayata… ihanetim cezaevi koğuşlarında alev silahıyla yakılanlara… saçları tutuşan o genç kızlara… onların geleceklerine… ihanetim çocuklarıma… çocuklarımın yüzüne nasıl bakacağım ben…

ey sevgili,

bugün seni unuttum, bugün kendimde değilim…

sana lirik şiirler söyleyemediğim için bağışla…

sana çiçekler toplayamadığım için kırlardan…

gün iniyor yavaş yavaş… en uzun geceye hazırlıyor kendisini… en uzun gecenin dibi zindan…

en uzun olsa da şafak söker değil mi kırık masa….

kızın saçlarından sızıyor akşam kızıltısına bulanmış bir demet gün ışığı… kız, böyle salak bir insanın var olduğunu görmenin hayretini hiç gizlemeden acır gibi bakıyor bana… çayından bir yudum daha alıp akşama hazırlanan şehrin kalabalık sokaklarına doğru yürüyor… ardından bakamıyorum bile…

ben… ah gelebilsem kendime… bak kırık masa, hiç kimselere anlatamıyorum yüreğimde düğümlenen acıların beni nefessiz bıraktığını…kimseler anlamıyor ki, geldim oturdum kıyıcığına… sen anla beni olmaz mı, sen anla…

21 aralık
 

Ayhan Sönmez

 

10/1/2007

Dağ Rüzgârlarına Sar Beni

 

 

Dağ Rüzgârlarına Sar Beni

“kör bir martı da deniz kokabilir
dağ rüzgârlarına sar beni”

bir sigara yakar balıkçı
ağlara sakladığı
tepeden tırnağa gül düşüdür

geniş ağızlı bir çipura
geceyi bekler yayılmak için
orkinoslar derinlerde demler karanlığı
ben sensizlikte ince ince düşerim
hayatın gayya kuyusuna

tuzun erimesi esmerdir her nedense

kıyıların gözü körelir
hayatın gözleri gibi
yakamozlar
kendi pırıltılarından
bir haleyi sarar sulara
ve intihar saatine
ibrişim dolanır ay

eskil bir evliliği kusar gece
sokakların sesi puşt
yarım ağız bir küfür
donakalır mühürlü dudaklarda

mülkiyetin açtığı
kocaman bir çukurda
debelenip duran
geçmişi kandilli
sevda türkülerinin
şaraba banılma vaktidir

kadın
kösnül bir hüznü
ilmekler yüreğine
adam
kırık iskemlelere yığıp hayallerini
zamanın payandasında
yalpalayıp durur

dağ rüzgârlarının üşümesinde
kör martının deniz kokması
acemiliğindendir biraz da

aralık ’06, antalya
 

Ayhan Sönmez

10/1/2007

Söz En Çok Gözlerde İncinir

 

Söz En Çok Gözlerde İncinir

içimdeki nehrin sarhoşluğunda
sağa sola yalpa vuran kayık gibi
dolaşırken ben
bakışların akıyor
anlamını bilmediğim bir duadan
aşk kaçkını soyunmuşluğuma

ruhumdaki serkeş martılar
göğü taşlıyor

söz, en çok gözlerde incinir
dil, acının menevişini taşır
yazılmamış ayrılık mektuplarına

kıblesini şaşırmış müminin korkusu kalbimde
vaktin ikirciklendiği zamanlara
gündüzlü düşlerimin
çiçeksiz yalnızlıkları düşüyor

çaresizlik alıp başını gitmiyor ki
biçare şiirler yazılıyor durmadan
geceye doğması için güneşin

gözlerin düşüyor
uzak uzak
gözlerin
sırılsıklam düşüyor
ruhumun kendini arayan çıplaklığına
dipsiz bir uçurumda
çocukluğum üşüyor

bıçak sırtı hayatlarımız
sözün suretinde kendini avutmaya çalışırken
ruhumda ince kağıttan kayıklar yolcusuz bekliyor

gözlerinin derinliği derinleştikçe
boğuluyorum
bahar, zılgıtlı yeşillerini kuşanırken
hüzünlü bir menekşe kopuyor dalından
ben ölüyorum
ben ölüyorum

hercai bir hayat
çırpınıyor şiirin kanatlarında


nisan ’05, Antalya
 

Ayhan Sönmez

Bağlantılarım

Blogcu ile yapıldı